Melike Al

Melike Al

Mail: melike.al93@gmail.com

Ortadoğu’da Savaşın Gölgesi: İran, ABD ve İsrail Üçgeninin Derin Yansımaları

Dünya tarihinin en karmaşık, en sancılı coğrafyası olan Ortadoğu’da, İran, ABD ve İsrail arasındaki gerilim, adeta bir satranç oyunundan öte; bir kader savaşı halini aldı. Her hamle, bölgenin insanlarının umutlarını, korkularını ve geleceğini doğrudan sarsıyor. Savaşın uğultusu öylesine güçlü ki, bazen tencerede kaynayan çorbanın dahi kokusu sınırları aşıyor; “komşunun tenceresi kaynamazsa bizim yemeğimiz de pişmez” atasözü sadece bölgesel değil, adeta küresel bir kriz olarak yaşanıyor.

İran’ın askeri gücünü tahkim etmesi ve İsrail’e karşı yıllardır süren tarihi hesaplaşması, ABD’nin bölgedeki ağırlığını yeniden tartışmalı bir noktaya taşıdı. Ortadoğu’da her ülke, “herkes kendi gölgesinden korkar” misali, rakiplerinin attığı adımları bir dedektif titizliğinde izliyor ve çözümü diplomasiyle bulmaya çalışıyor. Fakat, diplomasiyle örülen yol çoğu zaman dikenli tellerle çevrili.

İran, son yıllarda askeri ve teknolojik açıdan büyük sıçramalar yaparak nükleer faaliyetleri ve vekil güçleriyle bölgenin dengelerini alt üst etmeye çalışıyor. Analistler, İran’ın İsrail’e karşı izlediği stratejiyi “yılan hikayesi” olarak tanımlasa da, hikaye ABD’nin müdahaleleriyle sık sık yeni bir dönemece giriyor. Her yeni dönemeçte bölgede umutlar ve endişeler iç içe geçiyor.

ABD, İran’ın güçlenmesini durdurmak amacıyla askeri üslerini ve donanmasını bölgenin kalbine yerleştiriyor. İsrail ise, “düşmanımın düşmanı dostumdur” yaklaşımıyla ABD ile ittifakını daha da sağlamlaştırıyor; ortak çıkarlar, güvenlik şemsiyesi ve askeri işbirliği, bölgedeki tansiyonu bir volkan gibi büyütüyor.

ABD’nin Ortadoğu’daki varlığı, İsrail’e adeta bir koruma kalkanı sağlıyor. Son gelişmelerde İsrail’in İran’a karşı operasyonel kabiliyeti arttı; ABD’nin askeri desteğiyle bölgedeki hamleler daha sert ve etkili hale geldi. Bu üçlü denklemde, liderler ve karar vericiler “iki arada bir derede kalmak” deyimiyle tarif edilen zorluklar ve ikilemlerle boğuşuyor.

ABD, bir yandan bölgeye istikrar getirme niyetini korurken, diğer yandan İran’ın nükleer programı ve İsrail’in güvenlik endişeleri nedeniyle her an askeri müdahaleye açık bir pozisyonda. Diplomasi ve çatışma, birbiriyle yarışan iki at gibi hep bir adım önde olmaya çalışıyor.

Her savaşın en büyük mağduru ise yine siviller oluyor. Ortadoğu, “ateşten gömlek” giymiş gibi acı ve kayıplarla yoğrulurken, çocuklar, kadınlar ve yaşlılar bu dramın en ağır yükünü omuzlarında taşıyor. “Savaşın kazananı olmaz” gerçeği, acı bir ders olarak tekrar tekrar yaşanıyor; bölge insanları her yeni çatışmada umutlarını bir kenara bırakmaya zorlanıyor.

Bölgesel barışın tesisinde, uluslararası toplumun daha kararlı, daha vicdanlı adımlar atması şart. Türkiye gibi ülkeler, barışı sağlamak için ara bulucu rolünü üstlense de, “söz gümüşse sükut altındır” deyimiyle, bazen susmak ve sabırlı olmak dahi gerginliğin azalmasına katkı sağlıyor.

İran, ABD ve İsrail arasındaki savaş tehdidi, Ortadoğu’nun yarınına hem umut hem de korku bırakıyor. Eğer diplomasi masasında akıl ve sağduyu galip gelirse, bu krizden belki de yeni bir barış doğacak. Fakat “sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer” atasözünde olduğu gibi, geçmişin acı tecrübeleri bölge halkını temkinli olmaya itiyor.

Facebook Yorum

Yorum Yazın