Melike Al

Melike Al

Mail: melike.al93@gmail.com

Dengeyi yitiren terazi

Türkiye uzunca bir süredir kendi öz kütlesini, geleceğini ve yönünü arayan çalkantılı bir nehir gibi akıyor. Toplumun bir kesimi atılan somut adımları, yükselen dev binaları ve yerli savunma sanayi hamlelerini bir "çağ atlama" öyküsü olarak okurken; diğer bir kesimi ise zedelenen adalet duygusu, eriyen liyakat anlayışı ve bilimin geriletilmesi üzerinden derin bir kaygı ve geriye gidiş hissi yaşıyor. Bu iki farklı gerçeklik, aynı ülkenin çatısı altında her gün biraz daha keskinleşen bir kutuplaşma ve kimlik siyasetiyle besleniyor. Ancak tüm bu tartışmaların odağında duran temel bir mesele var ki, o da devletin niteliği ve toplumsal omurganın neyin üzerine inşa edildiğidir.

​Gelişmişlik kavramı, yalnızca yolların uzunluğu ya da açılan binaların sayısı ile ölçülemez. Gerçek ilerleme, yetiştirdiğiniz nitelikli insan gücünün kendi ülkesinde geleceğe güvenle bakabilmesidir. Bugün üniversite ve okullaşma oranlarındaki niceliksel artışa karşılık, beyin göçünün hiç olmadığı kadar hız kazanması tam da bu çelişkinin özetidir. Eğitimin ağırlık merkezinin temel bilimlerden, eleştirel düşünceden ve fenden uzaklaşması; akademide liyakat yerine siyasi veya ideolojik sadakatin öncelenmesi, ülkenin beşeri sermayesini içten içe kemirmektedir. İmam Hatip okullarının veya dini kurumların sayısındaki devasa artış, tek başına toplumsal ahlakı ya da bilimsel üretkenliği artırmaya yetmemiş; aksine nitelikten yoksun bir kitleselleşme, eğitimin genel kalitesini aşağı çekmiştir. Science, teknoloji ve sanatla dünyayla rekabet edecek beyinler yetiştirmek yerine, niceliğe boğulmuş bir sistemin içinde sürüklenmek, geleceğe atılmış en büyük çelmedir.

​Bu tabloya paralel olarak gündemi meşgul eden en kritik başlıklardan biri de tarikat ve cemaat yapılanmalarına yönelik gerçekleştirilen operasyonlardır. Türkiye’nin yakın tarihi, kayıt dışı dinsel yapıların ve paralel hiyerarşilerin devlet aygıtına sızmasının ya da denetimsiz birer güç odak haline gelmesinin ne derece ağır bedellere yol açtığını çok acı bir şekilde tecrübe etmiştir. Bugün belirli yapılara yönelik yürütülen finansal ve örgütsel soruşturmalar, aslında iki temel gerçeği gözler önüne sermektedir: Birincisi, hukukun ve kamusal denetimin dışında kalan her yapının eninde sonunda bir güvenlik krizine dönüşeceği gerçeğidir. İkincisi ise, siyasetin oy pazarlıkları veya taban konsolidasyonu uğruna bu tür yapılara alan açmasının, devletin kendi egemenlik alanını ve tarafsızlığını riske atmasıdır.

​Cumhuriyet’in kurucu iradesi ve Atatürk’ün çizdiği muasır medeniyet vizyonu, devleti tek bir zümrenin, inancın ya da ideolojinin mülkü kılmak yerine; bilimi, aklı ve hukuku rehber edinen bağımsız bir aygıt olarak tasarlamıştı. Din duygusunun siyasi bir kaldıraç ya da devlette kadrolaşma bileşeni haline getirilmesi, hem inancın kendisine hem de toplumsal barışa zarar vermekten başka bir sonuç doğurmamaktadır. Bugün yapılması gereken şey; günübirlik siyasi hesapların ötesine geçerek, devleti cemaatler ve tarikatlar arası bir denge unsuru olmaktan çıkarıp, tamamen liyakata, hukukun üstünlüğüne ve laik kamu düzenine dayalı bir yapıya kavuşturmaktır.

​Sonuç olarak Türkiye, "fiziksel altyapısını büyütürken nitelikli insan kaynağını ve kurumlarını yıpratan" paradokstan bir an önce çıkmak zorundadır. Devlette devamlılık, liyakat ve adalet ilkeleri yeniden tesis edilmediği; fen, bilim ve özgür düşünce eğitimin merkezine yerleştirilmediği sürece bu gerileme ve ilerleme tartışmaları nihayete ermeyecektir. Ülkenin geleceği, ne körü körüne bir karamsarlığa teslim olmakta ne de yapay bir övgü zırhına bürünmektedir; çözüm, bilimin ışığında, hukukun güvencesinde ve Cumhuriyet’in temel niteliklerine sahip çıkarak ortak bir geleceği inşa edebilmektedir.

Facebook Yorum

Yorum Yazın